KÜÇÜK KIZ
Görüntüsü ilkbaharı andıran fakat epey soğuk bir hava hâkimdi.
Türkistan Kağanlığı’nın kutlu topraklarını denetlemek üzere kağanlık erkânı olarak yola koyulduk. Epey bir mesafe katettikten sonra mola verdik.
Devrilmiş bir ağacın gövdesine oturup derin düşüncelere dalmışken, ufak bir kız çocuğunun bana doğru koşarak gelmesiyle irkildim. Umut dolu bakışlarla bana bakan ufaklık, şu soruyu sordu:
“Yine eskisi gibi olacak mı her şey?”
Bu sorunun tesiriyle, mazi bir fırtına gibi zihnimde çalkalanmaya başladı. Daha fazla bekletmeden, ufaklığın sorusunu yanıtladım:
“Olmaz olur mu? Daha iyisi olacak hem de!”
Küçük kız, duymak istediklerini duymuşçasına bir sevinçle gülümsedi ve koşarak uzaklaştı.
Evet, her şey eskisinden daha güzel olacaktı. Ahal Beyliği, bugün Türkistan Kağanlığı’na katılacaktı ve bu daha başlangıçtı. Zaten yola koyuluşumuz da bunun içindi.
AHAL BEYLİĞİ
Yolumuza devam ettik. Ahal Beyliği’ne geldiğimizde, halkın sevinç çığlıkları obayı inletiyordu. Erler, obanın girişindeki yolun iki yanında karşılıklı olarak dizilmiş ve kılıçlarını göğe kaldırır hâlde karşılıyordu bizi. Halk ise onların gerisinden bizi sevinçle izliyordu. Beylik otağına gitmek üzere aralarından geçtik.
Ahal Beyi bizi beyleriyle birlikte ayakta karşıladı. Yüzünden zorlu yılların acısı okunuyordu fakat bu yüz, yükselen yeni bir gücün yeni bir parçası olmanın verdiği sevinç ve güven duygusuyla parlıyordu.
Beylik otağına geçip obanın durumu hakkında konuştuk. Gerekli bilgileri aldıktan sonra, otağdan ayrılarak dönüş yolunu tuttuk.
Durum tahmin ettiğimiz gibiydi. Atamız Bilge Kağan’ın bize bengütaşlarda bildirdiği şeyi yapacaktık:
“Kağan oturup yoksul boyları hep toplattım. Yoksul boyları varlıklı kıldım. Az boyları çok kıldım.”
Türkistan Kağanlığı’nın beylerinden Arslan Bey, Ahal’ın sorumluluğunu üstlendi ve Ahal Beyliği için yeni bir obanın inşasına başlandı. Arslan Bey, Türkistan Kağanlık Ordusu kurulmadan yıllar önce Orta Asya’yı kasıp kavuran Börüler ordusunun bir neferiydi, bu işin de üstesinden gelmesini bilirdi.
Küçük kıza her şeyin eskisinden daha iyi olacağını boşuna söylememiştim.
BİLGE ATASAGUN
Yorucu bir sürecin sonuna gelmiştik. Daha doğrusu, sonsuzluğa ulaşmasını dilediğimiz kutlu bir sürecin içerisindeki küçük bir sürecin sonuna… Ahal Beyliği yeni obasına kavuşmuş, yaralar sarılmıştı. Türkistan Kağanlığı ise topraklarını biraz daha genişletmişti.
Obamıza döndüğümüzde, atalarımızın ruhlarını taşıyan bir yel karşıladı bizi. Yel esiyor, o estikçe de atalarımızın ruhlarını kanımızda hissediyorduk. Atalar, torunlardan hoşnut olsa gerekti. Yapılacak iş belliydi: Bizleri bugünlere ulaştıran Tengri’ye alkış edecek, atalarımızın ruhlarını şad edecektik.
Obamızda bazı şeyler konuşulmazdı. Bunlar, konuşulmaya gerek kalmadan, kendiliğinden gerçekleşirdi. Bilge Atasagun… Obamızın ulu bilgesi… Gelişimizi duymuş olacaktı ki davuluyla birlikte alana doğru yürümeye başladı.
Ateş çoktan yakılmış, budun da çevresinde toplanıp çember oluşturmuştu. Beylerimle birlikte biz de yerimizi aldık. Sadece biz değil, doğa da bizimle birlikte alkış için hazırlanıyordu. Bilge Atasagun’un gücü, doğayı da etkisi altına alıyordu.
Bilge Atasagun, obamızın yanı sıra çevredeki diğer tüm obaların saygı duyduğu büyük bir bilgeydi. Onu tanımayan yoktu. Şifalı bitkilerden hazırladığı karışımlarla hastaları iyileştirir, gelecekte bizi bekleyen güzelliklerden ve kötülüklerden haber verirdi.
Bir uluma sesi işittik. Bu ses, her alkışımızda bize eşlik eden Gök Yeleli’den geliyordu. Yelesi gök renginde bir börü… Alkış, onun ulumasıyla başlardı. Başladık.
Bilge Atasagun, ateşe bir çamçak kımız döktü. Doğanın ruhuna armağanımızdı bu kımız. Ardından, davulunu aldı eline. Gırtlak ezgileri söyleyerek davula vurmaya başladı. Vurduğu her bir tokmak darbesini kalbimizde hissediyorduk. Sanki atan şey kalbimiz değil de Bilge Atasagun’un davuluymuşçasına… Vurdu, vurdu, bir daha vurdu. Ateşin etrafında dönüyordu bunu yaparken.
Tengri’yi duyar gibiydik. Ataları görür gibiydik. Daha biz bu hâldeyken, Bilge Atasagun’un duyup gördüklerini tahmin bile edemiyordum. Derken, adımları yavaşlamaya başladı. Davulu da susmuştu. Dizlerinin üstüne çöktü, ellerini göğe kaldırıp yakarmaya başladı:
“Ulu Tengri! Alkışlarımız sanadır, duy bizi!”
Alevler göğe yükseldi. Bürkütler… Renklerini uçsuz bucaksız bozkırdan alan o kartallar, alkışlarımızı Tengri’ye ulaştırmaya çalışırcasına bir alçalıp bir yükseliyordu.
“Ulu Tengri! Kanlarını taşıdığımız ataların ruhlarını esen kıl!”
Kanımız, damarlarımızı parçalayıp fışkıracak gibiydi. Ataların ruhu, kanımızda vücut bulmuştu. Nasıl bulmasın ki? Onların kanıydı bu kan. Devam etti:
“Türk’ü, töresiyle birlikte acuna baş kıl!”
Gök Yeleli ulumaya başladı. Her zamankinden daha güçlü bir şekilde… Onun uluması, bizler için bir egemenlik türküsüydü.
“Ulu Tengri! Uçmağda buluştur bizleri!”
Son sözlerini söylemişti ulu bilge. Ateş söndü, Gök Yeleli sustu, kanımız dinginleşti… Budun, alanı ağır ağır terk etti. Beylerimle birlikte ayağa kalktık, alanı terk edecektik ki Bilge Atasagun seslendi bize:
“Türkistan, ordusunu bekliyor.”
KANLI DÜĞÜN
Henüz karanlığın çökmediği bir akşam vaktiydi. Zamanın ne getireceğinden habersiz bir şekilde otağımda dinleniyordum. Dışarıda bir hareketlilik var gibiydi. Oturduğum yerden kalkıp kapıya doğru yönelmek üzereydim ki biri bana seslendi:
“Kağanım!”
Otağın sakçılarından birinin sesiydi bu. Yanıtladım:
“Gel!”
İki sakçı, yanlarında bir ulakla birlikte içeri girdi. Ulağın giyimine bakılırsa, Kral Voruk tarafından gönderilmiş olmalıydı. Sordum:
“Niçin geldin? Seni dinliyorum.”
Ulak nefes nefese kalmıştı. Söze başlamadan önce kendini toparlayabilmek için biraz olsun soluklandıktan sonra konuşmaya başladı:
“Beni, Ak Sakçılar Krallığı’nın lideri, dostunuz Kral Voruk gönderdi. Ülkemizin topraklarının yakınlarındaki bir vadiden kalabalık bir ordunun geçtiğini fark ettik. Vadiden geçen bu ordunun kimlerden olduğunu anlamak için birkaç kişiden ibaret bir gözcü birliği gönderdik. Gözcüler geri döndüğünde, ordunun Miharfe’nin ordusu olduğunu öğrendik. Size doğru geliyorlar Kağanım!”
Ulağın bu söyledikleri bende karmaşık hisler uyandırmıştı. Öfkeliydim fakat uzun bir zamandan sonra tekrar savaşacak olmanın verdiği bir mutluluk da vardı. Bu haberi aldığım gibi sakçılara buyruk verdim:
“Durumu derhal ordubaşlarına salık verin, orduyu hazırlasınlar!”
Sakçıların ulak ile birlikte otağdan ayrılmasıyla, ben de savaş için hazırlanmaya başladım: Cebemi giydim, kılıcımı kuşandım, tolgamı taktım. Bunları yaparken, bir taraftan da savaşı düşünüyordum.
***
Hazırlıklarımı tamamlayıp otağdan çıktım. Tulpar’ım, gecenin karanlığında Ay parçası gibi parlayan o güzel atım, beni hemen kapıda bekliyordu. Ak yelesini kana bulamak için hazırdı.
Alana geldiğimde ordu çoktan hazırlanmıştı. Yiğit savaşçılar, kanlı düğünü iştahla bekliyordu. Miharfe’nin ordusuyla yüzleşmek için vakit kaybetmeden yola koyulduk. Uçsuz bucaksız bozkırda dörtnala at sürüyorduk.
Buralara uzak diyarlardan gelmişti Miharfe. Vaktiyle bir devleti varmış fakat yıkılmış. Bir daha da devlet kurmaya yanaşamamış. Şimdi ise ordusuyla eşkıyalık yapıyor.
Ordumuzla birlikte dörtnala at sürerken, karşıdan atlı bir kalabalığın geldiğini görüp yavaşlamaya başladık. Başta Miharfe’nin ordusu sanıp kılıçlarımızı çektik fakat kalabalık bize yaklaştıkça, bu şüphemizde yanıldığımızı fark ettik.
Gelenler, altın renkli bayraklarıyla Tarkan Kağan’ın ordusuydu. Savaştan haberdar olmuş olacaklardı ki kılıçlarını kuşanmış, savaşa yetişmek için bize doğru yıldırım gibi at sürüyorlardı. Yanımıza geldiklerinde Tarkan Kağan’ın sesini işittim:
“Hunların torunları olmadan savaş mı olurmuş?”
Yüzümü gururlu bir gülümseme kapladı. Yanıtladım:
“Savaşımıza kut getirdiniz!”
Damarlarında aynı kanı taşıyan iki kardeş ordu, savaşa doğru dirsek dirseğe at sürüyordu. Nal sesleri yeri titretiyor, savaş naraları göğü inletiyordu. Tarkan Kağan, gürültüyü bastıran bir sesle bana seslendi:
“Kral Voruk ve ordusu birazdan aramıza katılırlar. Onunla birlikte Sur milleti de ordu toplamış, onlar da bize katılacaklar.”
Bu haberi aldığıma sevinmiştim. Yurdumuza ayak basan yabancıları şiddetle bastıracaktık. Yanıtladım:
“Var olsunlar! Desene, geçmişte kendileriyle çarpıştığımız onurlu düşmanlarımız şimdi dost olarak bizimle aynı safta savaşacaklar.”
Uzun yıllar önce Kral Voruk ile kuzeydeki topraklarda çarpışmıştık. Yiğitçe bir savaştı. Sadece onunla değil, onun da üyesi olduğu Sur milleti ile de çok kez vuruştuk. Kendileriyle olan son savaşımızda ise Tarkan Kağan’ın araya girmesiyle barış tesis edilmişti. Aramızda toprak kavgaları büyük ölçüde çözülmüştü. Şimdi ise birlikte savaşa gidiyorduk. Kaderin cilvesi olsa gerek.
Derken, Kral Voruk’un ordusu ve Sur milleti de ufukta belirmeye başladı. Kısa bir süre içerisinde onlar da aramıza katılmış oldular. Yolumuza devam ettik.
***
Miharfe’nin ordusuyla, Hazar Denizi’nin kıyısında karşılaşacağımızı öngörüyorduk. Öyle de oldu. Bizi gören Miharfe, ordusuna buyruk verip savaş düzeni aldırdı.
Söz konusu savaş olduğunda beklemeyi sevmezdik. Yıldırım gibi atıldık, fırtına gibi estik. Kılıç şakırtıları, kılıçlananların acı çığlıkları… Bunlar bizim için birer türküydü.
Çarpışma oldukça kanlı geçiyordu. Tulpar’ımın ak yelesi, kana bulanan kılıcımdan damlayan kanlarla kızıla boyanıyordu. Savaş, ruhumuzun gıdasıydı. Savaştık.
Düşman ordusundan aldığımız canlar kadar, ordularımızdan da nice canlar yitiriyorduk. Artık kılıçlarımızı sadece yurt için değil, can veren erlerimizin ruhları için de savuruyorduk.
Ordubaşlarımız, gözü pek savaşçılardı. Bunların bir kısmı, vaktiyle Börüler olarak ata yurdumuz için birlikte omuz omuza çarpıştığımız yiğitlerdi. Bu yiğit savaşçılardan biri de Ceykun Bey’di. Şimdi kağanlık için en ön safta savaşıyor, karşısına çıkma gafletinde bulunanları birer birer yere seriyordu kılıcıyla.
Arslan Bey de savaştaydı, arslanlar gibi vuruşuyordu. Ona göz attığımda, bir kılıcını düşmanın bağrına saplamışken diğer kılıcıyla da kelle almaktaydı.
Ordubaşlarımızın diğer bir kısmı ise vaktiyle batı diyarlarını bir kasırga gibi parçalayan, o dönemin parlayan yıldızlarından olan Bürkütler… Erkut Bey onlardan biriydi, sessiz biriydi ama fırtınalı günlerde yıldırım gibi gürlerdi. Elindeki gürz ile düşmanın başını eziyordu.
Fırtına demişken… Fırtınalı bir ruha sahip olan Can Bey de bizimle birlikteydi. Elindeki güçlü yaydan fırlattığı oklar, düşmanın bağrını delip geçiyordu. Delip geçmediğinde ise kendisiyle birlikte beş adım geriye tepiyordu düşmanı.
Savaş bu şekilde sürüp giderken, tanıdık bir uluma sesi işittik. Gök Yeleli bizi burada da yalnız bırakmamıştı. Çok da uzakta olmayan bir dağın zirvesinde, Bilge Atasagun’un hemen yanında uluyordu. Ulu bilge, akan kanlar gibi kıpkızıl bir ateş yakmıştı. Tengri’ye alkış ediyordu.
Savaş alanında dökülen kanlar, Hazar Denizi’ne doğru akıyordu. Sadece kılıçlarımız değil, Hazar da kana doyuyordu. Tam o sırada, denizin dalgalanmaya başladığını fark ettim. Hazar bize bir şeyler söylemek istiyordu sanki.
Sislerin arasından yel gibi esercesine yol alan yelkenlileri fark ettim. Yelkenlerin üstünde, uluyan bir börü çizimi vardı. Çağatay Kağan’ın donanmasıydı gelenler: Kara Yelkenliler. Bu çetin savaşta bizi yalnız bırakmayacaklardı. Böylece, aynı kanı taşıyan orduların sayısı üçe ulaşmıştı.
Yelkenliler, düşmanın ruhuna korku salan cinsten bir borazan sesi eşliğinde demir attı. Çıkarma, düşmanın hemen batı kanadına yapılıyordu. Savaşçılar, karaya adım atar atmaz saldırıya geçiyordu. Bir taraftan da yelkenlilerden oklar fırlatılıyordu.
Saatler süren çarpışma, düşmanın bozguna uğratılmasıyla sonuçlandı. Miharfe, ordusundan geriye kalanlarla birlikte savaş alanını terk ediyordu. Utku bizimdi!
***
Canlarını yitiren erlerimizi oracıkta toprağa verdik. Yaralı olanlarla Bilge Atasagun ve onun yolundan giden öğrencileri ilgileniyordu.
Savaş alanını gezerken bir şey dikkatimi çekmişti. Okla vurulmuş düşman askerlerinin bazılarının kanları kapkara akmıştı. Bu merakımı Çağatay Kağan giderdi:
“Fırlattığımız okların ucunda akrep zehri vardı. Bu oklarla vurulan düşmanlar acı çığlıklar içerisinde yavaş yavaş can verir. Düşmanlara böylece korku salarız.”
Çağatay Kağan’la bu konuyu konuşurken, yelkenlilerden inen bir insan topluluğu dikkatimi çekti. Yabancı oldukları belliydi. Sordum:
“Çağatay Kağan, bunlar da kim?”
Yanıtladı:
“Bunlar Yakallar. Yurtlarını yakıp aldığımız için bu adı verdik. Yelkenlilerimizde kürek çektiriyoruz bunlara.”
Vakit epey geç olmuş, erler de yorulmuştu. Geceyi savaş alanının yakınındaki bir vadide konaklayarak geçirme kararı aldık. Vadiyi çevreleyen tepelere sakçılar yerleştirdik. Ertesi gün, kaldığımız yerden devam edecektik.
***
Güneş’in henüz yeni doğduğu sırada, Gök Yeleli’nin ulumasıyla uyandık. Güneş doğmuş, vakit dolmuştu. Kağanlarla vedalaştım. Erler de kendi aralarında vedalaştılar. Herkes kendi yurduna doğru yol almaya başladı. Biz de…
Börü başlı gök bayrağımızın gölgesi altında yola koyulduk. Obamıza gururla dönebileceğimiz bir utku kazanmıştık.
TOY
Kanlı düğünün ardından obamıza dönmüş, utkumuzu budunla birlikte kutlamak için toy hazırlıklarına başlamıştık. İlk işimiz, Bilge Atasagun’un önderliğinde Tengri’ye alkış etmek oldu. Utkumuzu atalarımızın ruhlarına armağan ettik.
Yazılan destan dilden dile dolaşmaya başlamıştı. Marı Beyliği, Türkistan Kağanlığı’nı kutlamak üzere beyleriyle birlikte obamıza gelip toya katıldı. Kazanlarda etler pişirildi, taze kımızlar hazır edildi.
Bir vakit, Marı Beyi söz isteyerek ayağa kalktı:
“Nicedir utku yüzü görmemiştik. Utku bir yana dursun, yurtlarımızda karanlık ruhlar kol gezer olmuştu. Budun yoksul, beylikler güçsüzdü. Türkistan Kağanlığı böylesi bir karanlığa ışık olup bizi aydınlığa ulaştırdı, bize nefes verdi.”
Budun hep bir ağızdan haykırdı:
“Yaşasın Türkistan Kağanlığı!”
Sözlerini yanıtsız bırakmadım:
“Marı Beyi! Güzel sözlerin için var olasın. Şüphesiz ki biz bunu Tengri’yi hoşnut, atalarımızın ruhlarını şad etmek için yapıyoruz. Daha yeni başladık. Yurtlarımız için gündüz oturmuyor, gece uyumuyoruz. Gün geçtikçe daha da iyi olacağız.”
Marı Beyi:
“Var olun! Sizlere, Marı Beyliği olarak aldığımız bir kararı bildirmek istiyoruz: Bundan böyle, Marı Beyliği, Türkistan Kağanlığı’na tabi olacaktır!”
Bu sözleri işiten budun, her zamankinden daha gür bir sesle haykırdı:
“Yaşasın Türkistan Kağanlığı, yaşasın Marı Beyliği!”
Topraklarımıza bir yenisi daha katılmıştı. Sınırlarımız gün geçtikçe genişliyor, ata yurtlarımızı bir araya getiriyorduk.
Destan olur da ozan olmaz mı? Obamızın usta ozanı Kara Ozan geldi. Ateşin yanı başına çöktü, hem çaldı hem söyledi:
“Erler kanlı düğünde,
Korku yok yüreğinde,
Cana ölüm gelince,
Ruhlar uçmağa varsın!”
Kara Ozan çalıp söyledikçe mest oluyorduk. Devam etti:
“Önde kandaş ordular,
Utku verir kılıçlar,
Gökte izler atalar,
Oğul, atayı geçsin!”
Kara Ozan bizlere ders veriyordu aynı zamanda. Atalarımızı geçmeliydik, geçeceğiz de… Oğul atayı geçmezse hâl nicedir? Son sözlerini de söyleyerek bitirdi:
“Bozkırda bir yel eser,
Yurtlar azatlık bekler,
Türk budun birlik ister,
Şan olsun kağanlığa!”
Toyumuz böylece sürdü, bitti. Etler yendi, kımızlar içildi, türküler söylendi. Budun esenlik içerisindeydi. Esenliğimiz daim olsun.
TURAN
Toplattığım taze otları ak yeleli güzel Tulpar’ıma veriyordum. İştahla yiyor, daha ağzındaki otları bitirmeden yenilerine dadanıyordu. Hakkıydı, kanlı düğünde beni sırtında saatlerce taşıyan oydu. Eli kılıç tutmuyordu belki ama elinde kılıcı olan beni sırtında taşıyarak en az benim kadar savaşmış oldu. At, Türk’ün kanadıdır. Tulpar da benim kanadım.
Ben Tuplar ile ilgilenirken yanıma sakçılardan biri yaklaştı:
“Kağanım, Tarkan Kağan elçi göndermiş. Birazdan obamızda olurlar.”
Tulpar’ımı sakçıya emanet edip diğer sakçılarla birlikte kağanlık otağına doğru yürümeye başladık.
Otağdan çok uzakta değildik, yürüyerek gelmemiz uzun sürmedi. Otağda herkes yerini almıştı. Elçiyi bekliyorduk. Derken, sakçılardan biri içeri girip otağın kapısını açık tutarak elçiyi içeriye buyur etti.
Elçi, diz vurup baş kestikten sonra söze başladı:
“Ben Yüzbaşı Altay, Tarkan Kağan tarafından gönderildim. Tarkan Kağan’ın sizlere selamları var.”
Yanıtladım:
“Hoş geldin Yüzbaşı Altay, obamıza kut getirdin! Söyleyeceklerini merakla bekliyorum.”
Devam etti:
“Kağanım, Tarkan Kağan yurtlarımızın geleceği ile ilgili önemli bir konuyu konuşmak için sizinle görüşüp iki kağanlığın toylarının katılacağı ortak bir toy düzenlemek istiyor. Bunun için sizi Semerkant’a davet ediyor. Size bunu iletmemi ve yanıtınızı ona getirmemi istedi.”
Tarkan Kağan’ın, bu ortak toyu ne için düzenlemek istediğini tahmin ediyordum. Bu tahminimi belli etmeden elçiye yanıt verdim:
“Onur duyarız Yüzbaşı Altay! Semerkant’a geleceğimizi Tarkan Kağan’a bildirebilirsin. Selamlarımı iletmeyi de unutmayasın.”
Elçi, söylediklerimi başını eğerek onayladı. Sakçıların açtığı kapıdan dışarı çıkarak otağdan ayrıldı. Biz de hazırlıklara başladık.
***
Aradan bir hafta geçmişti, hazırlıklarımızı tamamlamıştık. Yaklaşık beş yüz kişilik kafilemizde, üzerinde yurt çadırlarımızı kurup kullanıma hazır bir şekilde taşıyabildiğimiz tekerlekli at arabalarımız vardı. Bunlar bize hareket kabiliyeti sağlıyordu.
Yüklerimiz develere yüklenmişti. Bu develer Arap develerinden farklıydı, çift hörgüçlü güçlü develerdi. Bozkırın ruhu onlara da sirayet etmişti.
Son denetimler de tamamlanınca, güneşin henüz yeni doğmakta olduğu saatlerde yola koyulduk. Yaklaşık iki haftalık yolumuz vardı. Atlarımızın nal sesleri ve kişneme sesleri eşliğinde yol alıyorduk.
Kalabalığın içinden Kara Ozan’ın sesi duyuluyordu, o da bizimleydi:
“Güneş ışık verende,
Erler ata binende,
Uzak yola düşende,
Yollar Turan’a varsın!
Yol varınca Turan’a,
Kandaşlar bir olunca,
Kağanlık kurulunca,
Yurdumuz gökler olsun!
Yurdumuz gök olunca,
Budun bay kılınınca,
Atalar şad olunca,
Tuğumuz güneş olsun!”
Gönül gözü açık olur ozanlarımızın. Yolların nereye varacağını anlamıştı Kara Ozan. Varması gerektiği yere varacaktı.
***
Saatler günleri, günler haftaları kovaladı ve nihayet, ikinci haftanın sabahında Semerkant ufukta görünür oldu. Semerkant da bizi görüyor olmalıydı: Tarkan Kağan’ın sakçıları olsa gerek, bize doğru birkaç atlı geliyordu.
Gelenler sakçılardı, toy alanına kadar bize eşlik etmek için gelmişlerdi. Çok geçmeden de alana varmıştık.
Bizi Tarkan Kağan karşıladı, yüzü hiç olmadığı kadar sevinç ve umut doluydu:
“Hoş geldin Türkistan kağanı, kut getirdin!”
Ben de en az onun kadar sevinç ve umut doluydum:
“O kut size ait Hun soyluların kağanı, hoş gördük!”
Kağanlar, beyler, erler… Herkesin yüzü gülüyordu. Sadece biz değil, altın gibi parlayan güneşiyle birlikte gök de bize eşlik ediyordu.
Vakit kaybetmeden alana yerleştik. Yolculuğun yorgunluğunu atmak için iki gün dinlenecek, ardından toya başlayacaktık.
***
Toy günü gelip çattığında, kağanlar ve beyler olarak toy otağına giriş yaptık. Önce iki kağanlığın durumu hakkında konuşuldu. Budunun ihtiyaçları, orduların yeni savaşlara karşı hazırlık durumu… Ufak tefek aksaklıkların dışında bir sorun görünmüyordu, bunlar da kısa bir süre içerisinde tamamlanacak şeylerdi.
Yavaş yavaş asıl konuya doğru geliyorduk. Tarkan Kağan söze başladı:
“Tarihimiz nice destanlarla doludur. Bu destanlar, Türk budun birlik olmayı başardığında yazılmıştır.”
Bu sözlerin ne anlama geldiğini bilen ben, sarkık bıyıklarımın altından yarım bir gülümsemede bulundum. Beyler ise birbirine bakarak bu sözlere bir anlam bulmaya çalışır hâldeydi. Tarkan Kağan devam etti:
“İki kağanlık da yeni bir destan yazmak istiyor. Bu bir istek olmanın da ötesinde, bir Tengri buyruğudur! O hâlde ne duruyoruz, birlik olma vakti gelmedi mi?”
Herkes bu anı beklemişçesine ayaklanıp haykırmaya başladı:
“Yaşasın Turan!”
Soruyu Türkistan Kağanlığı adına yanıtladım:
“Yıllar boyunca Turan ülküsü için savaştık, devletler yıkıp devletler kurduk. Fakat amacımıza daha önce hiç bu kadar yakın olmamıştık. Şimdi ise daha da yakınlaşmalı ve birlik olmalıyız. O hâlde, yaşasın Turan Kağanlığı!”
Beyler hep bir ağızdan haykırdı:
“Yaşasın Turan Kağanlığı!”
Kara Ozan’ın dediği gibi oldu, yollar Turan’a vardı. Şimdi ise yurdumuz gökler, tuğumuz güneş olmalıydı.
Toy bitip otağdan çıktığımızda, elinde kopuzuyla birlikte erlerin arasında bağdaş kurup oturmuş hâlde Kara Ozan’ı gördük. Kopuzunun tellerinden bozkırın sesini duyuyor, dilinden dökülen sözlerde kendimizi buluyorduk:
“Uzaktan bir ses geldi,
Tengri buyruğu verdi,
Budun bir olsun dedi,
Göklerim tanık olsun!
Kutlu toyum toplandı,
Kağanlarım söz aldı,
Dillerden Turan çıktı,
Bozkırım tanık olsun!
Bu yolda saç ağardı,
Yollar Turan’a vardı,
Karayı ak apardı,
Atalar tanık olsun!”
YOLCU
Turan Kağanlığı… Altın güneşin ışığı ve sonsuz göğün maviliğinin altında tüm ihtişamıyla yükseliyor.
İki kağanlığın birleşmesinin ardından, yurtlarımız eskisinden daha varlıklı olmuştu. Demircilerimiz daha fazla pusat üretiyor, hayvan sürülerimiz çoğalıyor, budunumuz genişliyordu.
Hazar kıyılarından Kırgız yurtlarına kadar uzanmıştık. Geniş topraklar, büyük sorumluluklar demekti. Topraklarımızı korumak için her türlü önlemi alıyorduk.
Kral Voruk… Dost bildiğimiz kralın, kendi çıkarlarını dostlarının da üstünde tutan biri olduğunu öğrendik. Yaklaşan kanlı fırtınaya karşı onu çok kez uyarmamıza rağmen, bildiğini okumaya devam edip kendi sonunu kendi getirdi. Onunla ve mensubu olduğu Sur milletiyle olan bağlarımız da bu şekilde koptu, artık onlar olmadan devam edecektik.
Turan Kağanlığı olarak, atalarımızın ayak basıp hüküm sürdüğü topraklarda budunumuz ile birlikte esenlik içerisinde var olma mücadelesi veriyorduk. Kanlı fırtınaya karşı hazırlıklı olmalıydık. Bunun için komşularımızla iyi ilişkiler geliştirmemiz önemliydi. Komşu yurtlara elçiler gönderdik. Onlarla karşılıklı iyi ilişkiler geliştirmek için görüşmeler yaptık. Hepsinden olumlu dönüşler aldık, anlaşmalar yaptık. Hiçbirimiz diğerimize karşı kılıç kaldırmayacak, ok atmayacaktı. Böylece sükûnet sağlandı.
Anlaşmaları yapmamızın ardından birkaç hafta geçmişti ki Hazar’ın ötesindeki yurtlarda bir savaşın başladığını öğrendik. Çağatay Kağan’ın başlattığı bu savaş tam anlamıyla bir meydan okumaydı. Tehditlerden hoşlanmayan Çağatay Kağan, ordusunu toplayıp düşmanlarının üstüne yürümüştü. Savaş, kanlı fırtınanın ayak sesleri gibiydi.
Aradan geçen günlerin ardından, Çağatay Kağan’ın büyük bir utku kazandığını öğrendik. Fırtına dinmiş gibiydi fakat yeniden oluşmak üzere de sessizliğe gömülmüş olabilirdi.
***
Günler haftaları, haftalar ayları, aylar yılları kovalıyordu. Yıllar ise ömrü… Sabah uyandığımda göğsüm daralıyor gibiydi, nefes almakta da güçlük çekiyordum. Yatağımdan kalkıp su almak isterken kendimi yerde buldum. Gerisini hatırlamıyorum.
Gözlerimi tekrar açtığımda, etrafımdaki otacıları fark ettim. Bilge Atasagun’un çadırındaydım. Uyandığımı fark ettiklerinde, otacılar kenara çekildi ve yanıma Bilge Atasagun yaklaştı:
“Ölüm sizi teğet geçmiş kağanım, Tengri sizi bize bağışladı.”
Yanıtladım:
“Kişioğlu hep ölümlü türemiş Bilge Atasagun, zamanı yalnızca Tengri yaşar. Taşlara böyle yazmamış mıydı atalarımız? Ölüm elbet isabet edecektir.”
Gözlerini hüzünlü bir şekilde yere eğdi:
“Doğru diyorsunuz kağanım. Atalar yaşamış, öğrenmiş, yazmış. Bize de bundan ders almak düşer.”
***
Aradan birkaç hafta geçmiş olmasına rağmen iyileşemedim. Ara ara fenalaşıyor, gözlerimi açtığımda kendimi yine Bilge Atasagun’un çadırında buluyordum. Bu nedenledir ki iyileşene kadar Bilge Atasagun’un çadırında kalacaktım artık.
Onca ıskalamanın ardından, ölümün artık isabet edeceğini hissediyordum. Üstelik, Gök Yeleli’nin uluması son birkaç gündür her gece işitilir olmuştu. O da hissediyor olmalıydı.
Bu satırları, artık gücüm kalmadığı için, Bilge Atasagun’un öğrencisi Aytar’a yazdırdım. Beni canlı hâlde gören son kişi o olacak belki de.
Hepsi bu kadar. Yolcu, yolunda gerek.




