Bu yazı, Ötüken dergisinin Kasım-Aralık 2023 tarihli 204. sayısında yayımlanmıştır. Not: Kasım-Aralık 2023 tarihli 204. sayı, Ekim 2024’te basılmıştır.
Künye: Çınar, E. (2023, Kasım-Aralık). Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Kıbrıs. Ötüken, 204, 10-17.
Bulunduğu konum itibarıyla jeopolitik olarak önemli bir yere sahip olan Kıbrıs, tarihten bu yana birçok kez el değiştirmiştir. Başlangıçta Anadolu’dan gelmiş bulunan yerli Kıbrıs halkı, daha sonra başa gelen çeşitli yönetimlerin ve bunların halklarının etkisiyle karışmış ve ortaya melez bir halk çıkmıştır (Kundakçı, 2020).
Roma’nın 395 yılında ikiye bölünmesinin ardından Bizans’a bırakılan Kıbrıs, bu dönemde Hristiyanlaşmış ve Rumcanın resmî dil kabul edilmesiyle birlikte, kimlik bakımından herhangi bir kalıba sokulması mümkün olmayan bu melez halk, ortak bir din ve dilde bir araya gelerek süreç içinde kendini Yunan kimliği altında konumlandırmıştır (Tuncer, 2012).
Bu yazı, dört başlık altında ele alınacaktır. İlk başlıkta, Kıbrıs’ın Osmanlı tarafından fethedilmesinden İngilizler tarafından işgal edilmesine kadar olan süreç; ikinci başlıkta, Kıbrıs’ın İngilizler tarafından işgal edilmesiyle başlayan ve adada bağımsız bir devletin kurulmasına varan süreç; üçüncü başlıkta, devletin kurulmasıyla başlayıp Kıbrıs Barış Harekâtı’na doğru giden sancılı süreç; dördüncü ve son başlıkta ise Kıbrıs Barış Harekâtı ele alınacak olup Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kuruluşu ile birlikte yazı da noktalanacaktır.
Adayı fetheden muzaffer Osmanlı ordusu, işgal altındaki adayı kurtaran etkin, caydırıcı ve saygın Türk Silahlı Kuvvetleri, en umutsuz anlarda bile umudunu yitirmeyen şerefli Türk mücahitleri ve tüm bu süreçte acılara göğüs gerip ayakta duran çilekeş Kıbrıslı Türklerin aziz hatırasına saygıyla…
1571-1878: Osmanlı’nın Kıbrıs’ı Fethi ve İngiliz İşgali
1517’de Mısır’ı fethederek Memlüklere son veren Yavuz Sultan Selim, Memlüklere vergi veren Venediklilerin yönetimindeki Kıbrıs’a gönderdiği Silahtarlar Kethüdası Ali Ağa vasıtasıyla, vergilerin bundan sonra Osmanlı’ya verileceğini bildirmiş ve Venediklilerin bunu kabul etmesiyle birlikte, ada Osmanlı’nın himayesi altına girmiştir (Metin, 2022).
Kanuni Sultan Süleyman’ın 1522’de Rodos’u fethetmesiyle birlikte, buradaki korsanların bir kısmının Kıbrıs’a geçişi söz konusu olmuş ve bu korsanların Kıbrıs’taki şövalyeler tarafından desteklenmesiyle, ada korsanlar için bir merkez hâline gelmiştir (Kundakçı, 2020). Şövalyeler ve korsanlar ada halkına rahatsızlık vermekte, Osmanlı’nın Mısır ve Hicaz’a giden ticaret gemilerine ve hacca giden yolcu gemilerine saldırıp malları yağmalayıp yolcuları esir almaktaydı (Kundakçı, 2020; Metin, 2022). Hem söz konusu saldırılar hem de adanın jeopolitik önemi dolayısıyla daha fazla sessiz kalamayan Sultan II. Selim; 1568’de sefer hazırlıklarını başlatmış, Kıbrıs’ın Osmanlı’ya terk edilmesini isteyerek önce barışçıl yollara başvurmuş, çabaların sonuçsuz kalması üzerine ise sefer hazırlıklarını hızlandırmış ve Vezir Lala Mustafa Paşa’yı serdar, Vezir Piyale Paşa’yı da donanma komutanı olarak atamıştır (Apuhan, 2024).
Piyale Paşa komutasında 1 Temmuz 1570’te Kıbrıs’ın Limasol limanına varan Osmanlı ordusu, bu bölgeyi ele geçirdikten sonra 3 Temmuz 1570’te Larnaka’yı da kontrol altına almış ve Lala Mustafa Paşa tarafından toplanan savaş divanında alınan karar doğrultusunda, ordu Lefkoşa’ya ilerleyerek burayı da 9 Eylül 1571’de ele geçirmiştir (Metin, 2022). Kış mevsimini atlatıp ikmal hazırlıklarını tamamladıktan sonra 21 Haziran 1571’de Mağusa Kalesi’ni kuşatan Osmanlı ordusu, 1 Ağustos 1571’de başlattığı genel taarruzun ardından kaleyi teslim almış ve böylece, 13 aylık mücadelenin sonunda Kıbrıs’ın fethi gerçekleşmiştir (Kundakçı, 2020; Metin, 2022).
Fethin ardından, adanın Türkleştirilmesi yönünde politikalar izlenmiştir. Bu kapsamda, askerlerin bir kısmı adada bırakılmış ve bu askerlerin ailelerinin de adaya geçişine izin verilmiş, 21 Eylül 1572 tarihli fermanla Anadolu’dan Kıbrıs’a Türk ailelerin yerleştirilmesi buyruğu verilmiş ve böylece, adadaki Türk nüfusunun artırılması sağlanmıştır (Kundakçı, 2020). 7 Mart 1573’e gelindiğinde ise Osmanlı ile Venedik arasında bir antlaşma imzalanmış ve Osmanlı’nın Kıbrıs’taki egemenliğinin hukuki temeli de bu şekilde atılmıştır (Apuhan, 2024).
1571 ila 1878 yılları arasındaki 307 yıllık Osmanlı hâkimiyetinde barış içinde varlığını sürdüren Kıbrıs’ın akıbeti zamanla değişmeye yüz tutmuştur. 1853-1856 Osmanlı-Rus Savaşı (Kırım Savaşı) neticesinde Osmanlı’nın Rusya karşısında toprak kaybetmesiyle birlikte, İngiltere’nin Osmanlı’nın toprak bütünlüğünü destekleme yönündeki politikası değişmeye başlamıştır (Tuncer, 2012). 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nın (93 Harbi) ardından imzalanan Ayastefanos Antlaşması neticesinde Rusya’nın Osmanlı toprakları üzerinde elde ettiği kazanımlar ise İngiltere’yi rahatsız etmiş ve İngiltere’nin söz konusu politika değişimi iyice körüklenmiştir (Apuhan, 2024).
Ayastefanos Antlaşması’ndan rahatsız olan İngiltere, Osmanlı’ya, söz konusu antlaşmanın değiştirilmesi için destek vermeyi ve bunun karşılığında da Kıbrıs’ı almayı teklif etmiştir (Tuncer, 2012). Zira Rusların Kafkasya üzerinden güneye inerek Basra Körfezi’ne hâkim olması hâlinde Hindistan’daki sömürgesinin tehlike altına gireceğini ve boğazlardan güneye inmesi hâlinde ise Hindistan’a ulaşım yolunun geçtiği Süveyş’in tehlike altına gireceğini bilen İngiltere, bu tehdit karşısında Kıbrıs’ı stratejik bir üs olarak kullanmak istemekteydi (Metin, 2022).
Bu kapsamda 25 Mayıs 1878’de Sultan II. Abdülhamid’in huzuruna çıkan İngiliz Büyükelçi Layard tarafından konuyla ilgili temaslarda bulunulmuş, 26 Mayıs 1878’de tamamlanmış bulunan taslak ile ilgili tartışmaların ardından Osmanlı ile İngiltere arasında 4 Haziran 1878’de Kıbrıs Antlaşması imzalanmış, bunu adanın Osmanlı toprağı olduğunu onaylayan 1 Temmuz 1878 tarihli ek bir antlaşma takip etmiş ve Kıbrıs’ın İngilizler tarafından geçici bir üs olarak kullanılmak üzere işgal edilmesine onay verilmiştir (Apuhan, 2024; Gürel, 2020).
1878-1960: İngiliz Yönetimi ve Enosis
4 Temmuz 1878’de Larnaka Körfezi’ne gelen Visamiral Lord John Hay tarafından 12 Temmuz 1878’de İngiltere adına teslim alınan Kıbrıs, adaya vali olarak atanıp 22 Temmuz 1878’de göreve başlayan İngiliz Yüksek Komiseri Sir Garnet Wolseley’nin yönetimiyle birlikte yeni bir döneme girmiştir (Gürel, 2020; Metin, 2022).
Wolseley’yi karşılayanlar arasında bulunan Kition Piskoposu Kipriyanus tarafından Rumlara hitaben “İyonya Adaları için yaptığı gibi Kıbrıs’ın da doğal olarak bağlı bulunduğu ana vatan Yunanistan’la birleşmesine yardım edeceği hususunda, Büyük Britanya’ya güvendiğimiz içindir ki bu yönetim değişikliğini kabul ediyoruz.” denmiş (Kundakçı, 2020) ve Kıbrıs’ın Yunanistan ile birleşmesini ifade eden “Enosis” düşüncesinin dile getirilişi de ilk defa bu şekilde olmuştur (Tuncer, 2012).
Adada çoğunluğu oluşturan Türkler, İngiliz yönetimiyle birlikte bu üstünlüğünü kaybetmeye başlamıştır. Adaya Malta ve Mısır’dan gerçekleşen yoğun Rum göçü neticesinde Rum nüfusu artmış, İngiliz yönetiminde bulunmak istemeyen Türklerin Anadolu’ya göç etmesi neticesinde ise Türk nüfusu azalmıştır (Tuncer, 2012). Layard’ın 1 Haziran 1878’de adanın toplam nüfusunun 144.000 olduğunu bildirmesine karşın, henüz 1881’e gelindiğinde dahi adanın toplam nüfusu 186.084’e ulaşmış ve bu nüfusun içinde sadece Rumların payı 136.629 iken Türklerin payı yalnızca 46.389 olup bu ikisinin dışında kalanların nüfusu da 5.066 idi (Gürel, 2020).
14 Eylül 1878 tarihli Krallık Konseyi Emri gereğince yürürlüğe giren ve adanın yönetim yapısını belirleyen ilk İngiliz anayasasına göre, adada yasama görevi Yüksek Komiser tarafından yerine getirilecek ve oluşturulacak Yasama Konseyi de kendisine yardımcı olacaktı (Gürel, 2020). Konseyi oluşturan altı kişiden üçü İngiliz sömürge memuru iken diğer üçünden biri Türk, biri Rum, biri de İtalyan asıllı bir Kıbrıslı idi (Gürel, 2020; Tuncer, 2012). Buna karşın, İngiliz yönetiminin Rumların isteği üzerine hazırladığı ve nüfusla orantılı temsil hakkı getiren 1882 Anayasası neticesinde, Yasama Konseyi için artık üç Türk üyeye karşılık dokuz Rum olmak üzere 12 kişi seçilecek ve atanacak olan altı İngiliz sömürge memuru ile birlikte toplam 18 üye görev alacaktı (Gürel, 2020; Tuncer, 2012). İngilizler, Kıbrıslı Türklerin tepkilerine ve Osmanlı’nın karşı çıkmasına rağmen, geçici üs olarak teslim aldıkları ve asıl sahibinin Osmanlı olduğu adayı artık sömürgeleriymiş gibi yönetme rahatlığını göstermekteydi.
Kilisenin başını çekip Rum okullarının da katkıda bulunmasıyla Enosis düşüncesiyle aşılanan Rumlar, 1903-1904 yılları arasında Enosis kampanyasının dozunu artırmış ve 1911-1912 yılları arasında ise adada tek başına söz sahibi olma yönünde yoğun çaba göstermiştir (Tuncer, 2012). Aldığı yenilgilerle sürekli kan kaybeden ve artık sözü de dinlenmeyen Osmanlı’nın zayıflığından güç alan Rumlar, artık şiddet olayları gerçekleştirmeye de başlamıştır. Mayıs 1912’de Mandıralar köyüne giren 18-22 yaşlarındaki 50 kadar liseli Rum tarafından burada Yunan bayrağı dikilerek Türklere saldırılmış ve aynı günlerde Limasol panayırındaki kavgada kendini korumak üzere bıçağını çeken bir Türk’ün birkaç Rum’u yaralaması üzerine kiliselerde çalınan çanların sesiyle toplanan binlerce Rum tarafından Türklere ve onlara ait mekânlara saldırılmasıyla ilk defa ölüm ve yaralanmalar söz konusu olmuştur (Kundakçı, 2020).
Osmanlı’nın Birinci Dünya Savaşı’nda Almanya ile ittifak kurmasının ardından, 5 Kasım 1914’te İngiltere Bakanlar Kurulu tarafından Osmanlı’ya savaş ilan edildikten sonra Kıbrıs’ın ilhakı onaylanmış fakat Osmanlı’nın bu ilhakı reddeden 9 Kasım 1915’teki notasına rağmen herhangi bir sonuç elde edilememiştir (Apuhan, 2024). Daha önce Osmanlı ile İngiltere arasında imzalanan 1 Temmuz 1878 tarihli ek antlaşmaya göre, Rusya’nın işgali altında bulunan Kars’ın ve Ermenistan’daki bölgelerin Osmanlı’ya geri verilmesi hâlinde, İngiltere de Kıbrıs’ı iade edecekti (Metin, 2022). Buna karşın, 3 Mart 1918’de imzalanan Brest-Litovsk Antlaşması gereğince Kars, Ardahan ve Batum’un Rusya tarafından Osmanlı’ya geri verilmesine rağmen İngiltere Kıbrıs’ı iade etmeyecekti (Apuhan 2024).
Üzerine değinmeden geçilemeyecek önemli bir husus da İngiltere’nin Yunanistan’a Kıbrıs’ı teklif etmesi fakat bu teklifin Yunanistan tarafından reddedilmesi olayıdır. Birinci Dünya Savaşı’na katılan Osmanlı’yı pasifize etmek üzere onun müttefikleriyle olan bağlantısını kesmek isteyen İngiltere, bu amaç doğrultusunda Osmanlı ile Avusturya-Macaristan arasında bulunan Balkan devletlerini İtilaf Devletleri’nin tarafında savaşa çekmek istemiştir (Gürel, 2020). Fakat bu yönde ikna edilmesi zor olan Bulgaristan’ın savaşa çekilebilmesi için Romanya ve Yunanistan’ın savaşa katılması istenmiş ve bu amaç doğrultusunda gerçekleştirilen çeşitli toplantılarda, savaşa katılması karşılığında Yunanistan’a Osmanlı’ya ait bazı toprakların vadedilmesi söz konusu olmuştur (Gürel, 2020). Bununla birlikte, Bulgaristan’ın İttifak Devletleri’ne katılarak 12 Ekim 1915’te Sırbistan’a karşı savaşa girmesi üzerine, Romanya ve Yunanistan’ın savaşa katılması yönünde baskılar artırılmış ve Kasım 1915’te, Bulgarlara karşı Sırplarla ortak hareket etmesi şartıyla, İngiltere tarafından Yunanistan’a Kıbrıs’ın teklif edilmesi söz konusu olmuştur (Gürel, 2020; Metin, 2022). Yunanistan’ın Londra Büyükelçisi vasıtasıyla 22 Ekim 1915’te verilen yanıtta ise Yunanistan’ın İngiltere’nin bu teklifini kabul etmeyip tarafsız kalacağı bildirilmiştir (Gürel, 2020).
İngiltere’nin Kıbrıs’ı ilhakının ardından, vatandaşlık meselesi ile ilgili birtakım düzenlemelere gidilmiştir. Bu kapsamdaki son kararname olan 27 Kasım 1917 tarihli Krallık Konseyi Emri gereğince, adada bulunan Osmanlı uyruklular arasından Kıbrıs’ta oturuyor olup 5 Kasım 1914’te gerçekten adada bulunuyor olanlar veya bu tarihte geçici bir nedenden dolayı adada bulunmuyor olanlar ve adada yerleşik olmamalarına rağmen 5 Kasım 1914’te adada bulunuyor olup savaşın bitiminden sonraki iki yıl içinde başvuruda bulunup bağlılık yemini edip yerleşiklik koşullarını yerine getirenler İngiliz vatandaşlığında kabul edilecekti (Gürel, 2020). Süreç içinde Kıbrıs’tan Türkiye’ye yoğun bir Türk göçü gerçekleşmiş ve bu göçler, hâlihazırda Rumların elinde bulunan demografik üstünlüğe bir katkı daha sunmuştur.
24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Barış Antlaşması gereğince Türkiye’nin adadaki haklarından vazgeçip adadaki İngiliz egemenliğini kabul etmesiyle, söz konusu tek taraflı ilhakın hukuki temeli sağlanmış fakat aynı maddede adanın geleceğinin ilgili ülkeler tarafından saptanacağının ifade edilmesi dolayısıyla, adanın statüsünün belirlenmesinde Türkiye de rol alabilecekti (Tuncer, 2012).
1929 yılına gelindiğinde, dünya çapında meydana gelen ekonomik kriz nedeniyle adada ağır ekonomik sorunlar baş göstermiştir. Bu ekonomik bunalım karşısında Enosis isteklerinden vazgeçmeyen ve ilhakla birlikte yoksulluğun sona ereceğinin propagandasını da yapan Rumlar, Kıbrıs Valisi Sir Ronald Storrs’un da yeni vergiler koymaya kalkmasıyla birlikte 1931’de ayaklanmıştır (Kundakçı, 2020). Rumların İngilizlere karşı ilk silahlı ayaklanması olup 10 gün sonra güçlükle bastırılan bu ayaklanmada yedi kişi ölüp 67 kişi yaralanmış ve 400 kişi tutuklanmış olup onlarca kişi de sürgüne gönderilmiştir (Kundakçı, 2020).
15 Ocak 1950’ye gelindiğinde, adanın Yunanistan’a ilhakı ile ilgili bir halk oylaması yapılmıştır. Kilisenin 29 Ocak 1950’de açıkladığı bildiriye göre, oylamaya katılanların %96’sı ilhaktan yanaydı (Gürel, 2020). Fakat Kition Piskoposu Makarios tarafından düzenlenen bu halk oylaması, kilisede bir deftere imza atılması ve bu defterin de halka açıklanması şeklinde açık bir şekilde olması nedeniyle şüphelidir zira kilisenin aleyhinde bir oy tercihi kolay kolay söz konusu olamayacaktır ki oylamada Türklerin dışlanmış olması da ayrı bir sorundur (Kundakçı, 2020). Söz konusu halk oylamasıyla üne kavuşan Makarios, Ekim 1950’de başpiskopos olarak seçilmiş ve aynı zamanda da Kıbrıslı Rumların siyasi önderi konumuna yükselmiştir (Kundakçı, 2020).
1950 yılı itibarıyla bir taraftan ilhak yanlısı kamuoyunun baskısına maruz kalan ve diğer taraftan da kendini Batı’da konumlandırmak istediği için İngiltere ve Türkiye ile ilişkilerini bozmak istemeyen Yunanistan, Başbakan Venizelos’un 16 Şubat 1951’de parlamentoda hükûmetin Enosis istediğini açıklamasıyla birlikte, söz konusu ikilemden çıkmış ve tarafını resmen belli etmiştir (Tuncer, 2012).
Yunanistan’ın Kıbrıs’taki statükonun değiştirilmesi yönündeki çabalarının sonuçsuz kalmasıyla, arkasına Yunanistan’ı alan Başpiskopos Makarios ve General Grivas öncülüğünde gerilla hareketi için düğmeye basılmıştır (Tuncer, 2012). Bu kapsamda kurulan EOKA, 1 Nisan 1955’te Kıbrıs genelinde bombalı eylemler yapıp İngilizleri ve Türkleri düşman ilan eden bildiriler dağıtarak ilk faaliyetini gerçekleştirmiştir (Kundakçı, 2020). 21 Haziran 1955’teki bombalı saldırılar neticesinde ise 14 Türk yaralanmış, artan saldırılar dolayısıyla Kıbrıs Türk toplumunun lideri Dr. Fazıl Küçük tarafından 22 Haziran 1955’te Türk hükûmetine bir telgraf çekilerek adadaki Türklerin güvenliği Türkiye’nin sorumluluğuna bırakılmıştır (Apuhan, 2024).
29 Ağustos 1955’e gelindiğinde ise İngiltere, Türkiye ve Yunanistan’ın katılımıyla Londra’da üçlü konferans düzenlenmiştir. İngiltere, egemenlik hakkını elinde bulundurmak kaydıyla Kıbrıs’a yerel özerklik vermeyi ve adanın savunmasında Türkiye ile Yunanistan’ın katılmasını savunmuş; Türkiye, mevcut statükonun korunmasını veya adanın kendisine iade edilmesini savunmuş; Yunanistan ise Kıbrıs halkına kendi kaderini tayin hakkı (self-determination) ilkesinin uygulanmasını savunmuş fakat ilgili devletlerin görüşlerinin birbirinden çok farklı olması nedeniyle bir sonuca varılmamamıştır (Tuncer, 2012). Üstelik, konferans esnasında Rumların Türk köylerine saldırması neticesinde onlarca Türk katledilmiştir (Apuhan, 2024).
Adanın güvenliğini yeniden sağlamak isteyen İngiltere, Mareşal John Harding’i adaya vali olarak atayıp Makarios’u 9 Mart 1956’da Seyşel Adaları’na sürgüne yollamış ve EOKA mensubu bazı teröristler de idam edilerek EOKA’ya yönelik baskı kurulmuştur (Kundakçı, 2020). Fakat Makarios’un sürgün kararı, İngiltere’nin Süveyş yenilgisinin ardından göreve gelen yeni İngiliz hükûmeti tarafından Mart 1957’de kaldırılmıştır (Tuncer, 2012). Ayrıca, İngiltere’nin Süveyş’te yenilip bölgeyi Mısır’a kaybetmesiyle birlikte, Kıbrıs’ın İngiltere için önemi de azalmaya başlamış (Kundakçı, 2020) ve politika değişikliğine giden İngiltere, adada artık egemenlik yerine üs sahibi olmakla yetinme durumuna gelmiştir (Tuncer, 2012).
6 Şubat 1959’da Zürih’te bir araya gelen Türkiye Başbakanı Menderes ile Yunanistan Başbakanı Karamanlis arasında sağlanan uzlaşmanın ardından, 12 Şubat 1959’da Londra Konferansı toplanmış ve bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulması yönünde anlaşmaya varılmıştır (Tuncer, 2012). Londra Konferansı’nda üç temel belge kabul edilmişti: Hazırlanacak yeni anayasanın temellerini oluşturan “Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Temel Yapısı” adlı belge, garantörlük haklarını düzenleyen “Garanti Antlaşması” ve Türkiye, Yunanistan ile Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ortak savunmalar için iş birliği yapmalarını öngören “İttifak Antlaşması” (Gürel, 2020).
Nihayet 13 Aralık 1959’da yapılan seçimler neticesinde Makarios cumhurbaşkanı, Dr. Fazıl Küçük ise cumhurbaşkanı yardımcısı seçilmiş, İngiltere’nin 1 Temmuz 1960’ta adaya bağımsızlığını vermesiyle de 16 Ağustos 1960’ta Kıbrıs Cumhuriyeti resmen kurulmuştur (Tuncer, 2012).
1960-1974: Kıbrıs Cumhuriyeti ve 11 Yıllık Mücadele
16 Ağustos 1960’ta Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla birlikte, aynı gün Kıbrıs Devleti Anayasası da yürürlüğe girmiş ve İttifak Antlaşması gereğince Türk ve Yunan askerleri Kıbrıs’ta konuşlanmış olup İngiliz askerleri de kendilerine bırakılan üslere çekilmiştir (Apuhan, 2024). Yeni anayasaya göre devletin ve hükûmetin başkanı Rum, yardımcısı Türk; 10 bakandan yedisi Rum, üçü Türk; 50 kişilik meclisin 35’i Rum, 15’i Türk; 2.000 kişilik ordu ile 2.000 kişilik polis ve jandarma kuvvetinin %60’ı Rum, %40’ı Türk olacaktı (Kundakçı, 2020). Fakat akan kanın durdurulup Kıbrıs Türklerinin haklarının tanınarak Rumlarla birlikte kurucu unsur olarak kabul edilmiş olması ve garantör ülke olması sayesinde Türkiye’nin gerekirse adaya tek başına da olsa müdahale edebilecek olması, Kıbrıslı Türkleri rahatlatmak için yeterli olmuştu.
Kıbrıs Cumhuriyeti, iki toplumun ortak egemenliğine ve yönetimine dayandırılmış olsa da, nihai hedefleri Kıbrıs’ı Yunanistan’a ilhak etmek olan Rumlar için bir basamaktan başka bir şey değildi. Nitekim, henüz 1 Nisan 1960’ta Lefkoşa’da yaptığı bir konuşma sırasında Makarios, mevcut durumdan memnun olmayıp mücadeleye devam edeceklerini söylemiştir (Kundakçı, 2020).
Türklere tanıdığı haklar nedeniyle 1960 Anayasası’ndan rahatsız olan ve onu sık sık ihlal eden, değiştirmeye çalışan Rumların bu çabaları istedikleri sonucu vermeyince, hiçbir uzlaşmaya yanaşmayan ve sürekli oyunbozanlık eden Rumlar, yeni bir planı devreye sokmuştu: Akritas Planı. Hazırlayıcıları arasında Cumhurbaşkanı Makarios, İçişleri Bakanı Polikarpos Yorgacis, Çalışma Bakanı Tassos Papadopulos ve Meclis Başkanı Glafkos Kliridis’in bulunduğu bu plana göre Rumlar, Türkleri ani bir saldırı ile yok edip adayı Yunanistan’a ilhak edecekti (Tuncer, 2012).
Saldırılar, 20-21 Aralık 1963 gecesi başlamıştır. O gece araçlarıyla evlerine dönmekte olan bir Türk ailenin durdurulup aranmasıyla başlayan tartışmanın büyümesi neticesinde Rum ateşiyle iki Türk katledilmiş ve Rumlar tarafından yoldan geçen araçlara rastgele ateş açılmıştır (Kundakçı, 2020). Türklere yönelik başlatılan ve “Kanlı Noel” olarak da adlandırılan katliamlar silsilesi de bu şekilde başlamış ve 364 kişinin katledilerek 103 kişinin yaralanmasıyla sonuçlanmıştır.
Olaylar karşısında 25 Aralık 1963’te Türk savaş uçakları Lefkoşa üzerinde uçmaya başlamış ve adada görevli bulunan 650 kişilik Kıbrıs Türk Kuvvetleri Alayı da Lefkoşa’da bulunan Türk kesimini koruma altına almak üzere mevcut görev yerlerinden ayrılmıştır (Apuhan, 2024). Türk savaş uçaklarının uyarı uçuşu, Rum militanlarını ateşkes anlaşması imzalamak zorunda bırakmıştır (Tuncer, 2012).
27 Aralık 1963’te üç garantör ülkenin askerlerinden oluşan Barışı Koruma Gücü göreve başlamış, 30 Aralık 1963’te ise İngiliz Tümgeneral Peter Young tarafından çizilen sınır hattıyla Türk ve Rum kesimleri birbirinden ayrılmıştır (Tuncer, 2012). Makarios’un Garanti Antlaşması ve İttifak Antlaşması’nı tek taraflı olarak feshettiğini açıklaması ve buna Yunanistan’ın da destek vermesiyle, artık Kıbrıs Cumhuriyeti’nin meşruluğundan bahsetmek mümkün olmaktan çıkmış ve gayrimeşru bir duruma düşmüştü (Tuncer, 2012). Bu noktadan sonra, 1974’teki askerî harekâta giden 11 yıllık bir mücadele devri başlamıştır.
Rum saldırılarının artması üzerine, Türkiye, muhtemel çıkarma tarihi 7 Haziran 1964 olan bir harekât düzenlemek üzere harekete geçmiş fakat ABD Başkanı Lyndon Baines Johnson’ın Ankara’ya 5 Haziran 1964’te ulaşan sert üsluplu mektubunda harekâta karşı çıkması ve tehditte bulunması nedeniyle harekât ertelenmiştir (Kundakçı, 2020). Fakat daha sonra Rumların Mansure ve Erenköy’de katliamlar yapması ve BM’nin bu saldırılar karşısında etkisiz kalmasıyla, Rum kuvvetleri 8 ve 9 Ağustos 1964’te Türk savaş uçakları tarafından bombalanmıştır (Apuhan, 2024). Hava Pilot Yüzbaşı Cengiz Topel, bu hava harekâtları sırasında şehit olmuştur. Vurulan uçağından paraşütle atlayıp sağ olarak indiği yerde Rumlar tarafından esir alınmış ve işkenceden geçirilerek şehit edilmiştir.
Diplomatik temaslarda bulunmak üzere adadan ayrılan fakat Rum yönetiminin kendisine adaya giriş yasağı getirmesi üzerine geri dönemeyen Rauf Denktaş, 30 Ekim 1967’de adaya gizlice geri dönmüş fakat hemen ertesi günü Rumlar tarafından yakalanarak hapsedilmiştir. Bu durum adadaki Türkler tarafından destek mitingleri düzenlenerek protesto edilmiş ve Türkiye’nin devreye girmesiyle de 12 Kasım 1967’de serbest bırakılarak Türkiye’ye iade edilmiştir (Apuhan, 2024).
Bölgede BM Barış Gücü’nün bulunuyor olmasına rağmen 1965-1967 yılları arasında Rum saldırıları devam etmiş, üstelik Türklerin egemenlik hakları gasbedilerek adanın yönetimi tamamen Rumlar tarafından kontrol altına alınmıştır (Tuncer, 2012). Bu sırada, 21 Nisan 1967’de Yunanistan’da bir darbe olmuştur. Ülke yönetimini devralan cuntanın Kıbrıs’a geri gönderdiği General Grivas, 15 Kasım 1967’de yeni bir katliama imza atmıştır. Boğaziçi ve Geçitkale köylerine saldıran Rumlar, Türk mücahitlerinin yedi saatlik direnişinin ardından 24 mücahidi şehit ederek köyleri ele geçirmiş ve bununla da yetinmeyerek köy imamını yakarak katletmiştir (Kundakçı, 2020).
Bu durum karşısında Dışişleri Bakanı Sabri Çağlayangil tarafından BM Kıbrıs Barış Gücü’ne ateşkes için başvuru yapılmış, 16 Kasım 1967’de Başbakan Süleyman Demirel liderliğindeki hükûmet tarafından katliamın durmaması hâlinde Kıbrıs’a müdahale edileceği bildirilmiş, 17 Kasım 1967’de TBMM tarafından hükûmete Kıbrıs’a müdahale için yetki verilmiş ve Türkiye tarafından Yunanistan’a ültimatom verilerek General Grivas’ın adayı terk etmesi, İttifak Antlaşması’nda belirtilenin üzerindeki Yunan askerlerinin adadan çekilmesi, Rumların silahsızlaştırılması, Boğaziçi ve Geçitkale’ye yönelik saldırılarda ölenler için tazminat ödenmesi, Kıbrıslı Türklere uygulanan ekonomik ambargonun kaldırılması ve Kıbrıslı Türklere herhangi bir saldırı yapılmayacağına dair güvence verilmesi istenmiştir (Kundakçı, 2020). Türkiye’nin bu isteklerinin kabul edilmesi üzerine anlaşmaya varılmış ve Kıbrıslı Türkler tarafından 28 Aralık 1967’de Geçici Kıbrıs Türk Yönetimi kurularak başkanlığına Dr. Fazıl Küçük, başkan yardımcılığına da Rauf Denktaş getirilmiş fakat sürgünde bulunan Rauf Denktaş adaya ancak 13 Nisan 1968’de dönebilmiştir (Tuncer, 2012).
Rumların her kalkışmasının ardından Türkiye’nin gösterdiği sert tutum, Makarios’un Enosis hakkındaki fikirlerini değiştirmeye başlamıştır. Makarios, Enosis’in artık uluslararası görüşmelerle ve zamana bırakılarak gerçekleştirilmesi gerektiğini düşünmekteydi ve bu nedenledir ki Yunanistan’daki cunta ile ters düşmüştü zira cunta, Enosis’in hızlı bir şekilde gerçekleştirilmesi gerektiğini düşünmekteydi (Apuhan, 2024). Bu nedenle, Makarios’a karşı savaşması ve Enosis’i gerçekleştirmesi için, 1971’in sonlarına doğru General Grivas adaya geri gönderilmiş ve kendisi tarafından EOKA-B örgütü kurulmuş fakat Makarios’un 25 Nisan 1974’te bu örgütü yasa dışı ilan etmesiyle işler iyice karışmış, taraflar arasında çatışmalar meydana gelmiştir (Apuhan, 2024).
15 Temmuz 1974’e gelindiğinde, eski EOKA üyesi ve suikastçi Nikos Sampson liderliğinde Makarios’a karşı bir darbe gerçekleştirilmiş ve Kıbrıs Elen Cumhuriyeti’nin kurulduğu ilan edilmiştir (Apuhan, 2024). Arkasında Yunanistan’ın bulunduğu bu darbeyle birlikte Türkiye kolları sıvamış ve harekete geçmiştir.
1974-1983: Kıbrıs Barış Harekâtı ve KKTC’nin Kuruluşu
Darbenin Yunanistan tarafından yönetildiğini ve nihai hedefin Enosis’in gerçekleştirilmesi olduğunu bilen Türkiye, Garanti Antlaşması’ndan doğan garantörlük hakkını kullanarak 20 Temmuz 1974’te başlatacağı harekât için 15 Temmuz 1974 tarihi itibarıyla hazırlıklara başlamış ve bir taraftan da diplomatik temasları sürdürmüştür. Harekât Türkiye saati ile 05.00’te, Kıbrıs saati ile 06.00’da başlayacaktı.
Kendisine harekâtın saat 05.00’te başlayacağı söylenen Rauf Denktaş, bunu Kıbrıs saati olarak algılamış ve o saate Bayrak Radyosu’nda yaptığı açıklamada adanın Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından sarıldığını ve harekâtın başladığını bildirmiştir (Apuhan, 2024). Haberi alıp dışarı çıkan Kıbrıslı Türklerin dışarıda kimseyi görememesiyle harekâtın yine ertelenmiş olduğundan şüphe etmesine karşın, zaman farkından kaynaklanan bir uyuşmazlığın söz konusu olduğu anlaşılınca şüpheler dağılmış ve yerini sevinç doldurmuştu.
Harekât için oluşturulan plana göre, önceden belirlenen hedefler harekâtın ilk gününde denizden ve havadan bombalanarak etkisiz hâle getirilecek ve ikinci gün adaya havadan indirme ve denizden çıkarma yapılacaktı fakat can ve mal kaybının en aza indirilmesi ve harekâtın ani bir baskın şeklinde yapılabilmesi amacıyla bu bombardımanların hedef ve kapsamı daha sonra önemli ölçüde kısıtlanarak havadan indirme ve denizden çıkarma harekâtlarının bombardımanın hemen ardından, aynı gün yapılması kararlaştırılmıştır (Başara ve Güvenç, 2024). Adada bulunan Kıbrıs Türk Kuvvetleri Alayı da ayrıca görevlendirilmişti: Türklerin çoğunlukta bulunduğu Lefkoşa’nın kuzeyindeki bölgeleri savunacak ve bölgeye intikal edecek birliklerin güvenli inişini sağlayacaktı (Kundakçı, 2020).
Harekâtın iki aşaması vardı. Birinci aşamasında Kıbrıs Türk Kuvvetleri Alayı ile Türk Mukavemet Teşkilatı’nın Lefkoşa ve Boğaz sancakları vasıtasıyla “Girne Boğazı – Gönyeli – Lefkoşa” arasındaki üçgen bölgenin güvenliği sağlanacak, hava indirme ve uçarbirlik harekâtıyla komando tugayları bölgeye taşınacak, buna paralel olarak da amfibi harekât icra edilecek; ikinci aşamasında ise kıyı güvenliğinin sağlanmasının ardından 28. Mekanize Piyade Tümeni ve 39. Mekanize Piyade Tümeni’nden oluşan Bora Özel Görev Kuvveti adaya çıkacak ve Attila Safha Hattı’na kadar olan bölgeler ele geçirilecekti (Başara ve Güvenç, 2022). Bora Özel Görev Kuvveti, adaya çıkacak olan ikinci birlik olup bunun öncesinde adaya ilk olarak Çakmak Özel Görev Kuvveti ulaşacak ve kıyı güvenliğini sağlayacaktır.
Saat 06.00-06.20 arasında deniz bombardımanı, saat 06.20-06.55 arasında hava bombardımanı icra edilmiş ve saat 07.00 itibarıyla da havadan indirme ve denizden çıkarma harekâtları başlatılmıştır (Başara ve Güvenç, 2024). Hava İndirme Tugayı’na bağlı ilk paraşütçüler saat 07.10’da adaya ayak basmış, saat 08.25’te 1. Komando Taburu’na bağlı birlikler helikopterlerle Kırnı Havaalanı’na inmiş ve saat 08.30 itibarıyla adada ikisi paraşütçü olmak üzere üç komando taburu yerini almış, saat 08.50’de çıkarma gemileri de Pladini Plajı’na kapak atarak 50. Piyade Alayı Muharebe Grubu ile Amfibi Deniz Piyade Alayı’ndan oluşan Çakmak Özel Görev Kuvveti’ni kıyıya çıkarmıştır (Kundakçı, 2020). Bu esnada Rum Millî Muhafız Ordusu da harekete geçerek Türk uçaklarını hedef almış, yoğun uçaksavar ateşi neticesinde bir RF-84 uçağının vurulmasıyla Hava Pilot Üsteğmen İlker Karter şehit olmuştur (Kundakçı, 2020). Türk komandolarının iniş yaptığı Kırnı Havaalanı’nın adı, bu şehidimize ithafen daha sonra İlker Karter Havaalanı olarak değiştirilmiştir.
Havanın kararıp Türk savaş uçaklarının bölgeden çekilmesiyle birlikte Rum Millî Muhafız Ordusu ve Yunan Alayı da saldırıya geçmiş, Atak Tepe’de bulunan telsiz istasyonunun imha edilmesi neticesinde adadaki Türk birlikleri ile Ankara arasındaki irtibat kesilmiş, gecenin sonunda ise saldırılar geri püskürtülmüştür (Başara ve Güvenç, 2024).
Ertesi günü saat 05.50 itibarıyla havalanan F-100’lerce gerçekleştirilen bombardımanla birlikte, gece saldırıda bulunan Rum ve Yunan birlikleri dağıtılmış ve Baf’tan Lefkoşa’ya doğru ilerleyen bir Rum konvoyu da imha edilmiştir (Başara ve Güvenç, 2024). Bununla birlikte, koordinasyonsuzluk neticesinde üzücü bir facia gerçekleşmiştir: Kıbrıs’a doğru ilerlediği ve Yunan olduğu değerlendirilen bir gemi konvoyuna müdahale etmek üzere gönderilen TCG Kocatepe, TCG Adatepe ve TCG Çakmak savaş gemileri, aynı amaçla gönderilen Türk savaş uçakları tarafından Yunan savaş gemisi olduğu değerlendirilerek dost ateşiyle vurulmuş ve bu olay neticesinde TCG Kocatepe batmış, TCG Adatepe ve TCG Çakmak ise yaralı olarak kuzeye çekilmiştir (Başara ve Güvenç, 2024).
Harekâtın üçüncü günü olan 22 Temmuz 1974’e gelindiğinde ise Başbakan Bülent Ecevit’in saat 10.00’da yaptığı açıklamaya göre, aynı günün akşamı saat 17.00’de ateşkes yürürlüğe girecekti (Kundakçı, 2020). Türkiye’nin aldığı bu ateşkes kararı, BM Güvenlik Konseyi tarafından 20 Temmuz 1974’te alınan 353 sayılı karara uyularak Bakanlar Kurulu Kararnamesi ile alınmıştır (Apuhan, 2024). Ateşkes kararı alınmış fakat havadan inen ve denizden çıkan birliklerin erken birleşmesini öngeren harekât aşaması henüz tamamlanamamış olup bunun için artık sadece birkaç saat kalmıştı (Kundakçı, 2020). Nihayet saat 10.30 sularında Bora Özel Görev Kuvveti kıyıya çıkmış fakat bu sırada yakınına düşen bir havan mermisi nedeniyle Üsteğmen Yavuz Sokullu şehit düşmüştür (Kundakçı, 2020). Bora Özel Görev Kuvveti’nin çıkarma yaptığı Pladini Plajı’nın adı, bu şehidimize ithafen daha sonra Yavuz Çıkarma Plajı olarak değiştirilmiştir.
Erken birleşmenin tamamlanması için Pladini Plajı’nda bulunan kıyıbaşındaki (kıyıdan çıkarma bölgesi) birlikler ile Boğaz’da bulunan havabaşındaki (havadan indirme bölgesi) birliklerin birleşmesi gerekiyor fakat kıyıbaşında bulunan Çakmak Özel Görev Kuvveti ile iletişim kurulamıyordu (Kundakçı, 2020). Bu nedenle, Bora Özel Görev Kuvveti’ne bağlı 39. Piyade Tümeni’nin komutanı Tümgeneral Bedrettin Demirel’in emriyle harekete geçen Tuğgeneral Hakkı Borataş ve emrindeki zırhlı birliklerle, Boğaz’a girmek için geçilmesi gereken Girne’nin ele geçirilmesi için saldırıya geçilmiş ve saat 13.00 sularında batıdan girilen Girne’nin ele geçirilmesi görevinin komandolara ve Bora Özel Görev Kuvveti’ne bırakılmasının ardından, Tümgeneral Bedrettin Demirel ve karargâhı da havabaşına ulaşmak üzere Boğaz’a yönelmiş ve nihayet erken birleşme, ateşkes saatinden 15 dakika sonra, saat 17.15’te tamamlanmıştır (Kundakçı, 2020).
Ateşkesin ardından Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin dışişleri bakanlarının katılımıyla 25 Temmuz 1974’te gerçekleşen Birinci Cenevre Konferansı sonrasında Cenevre Deklarasyonu imzalanarak yayımlanmıştır. Söz konusu deklarasyonla Türkiye’nin askerî müdahalesinin yasallığı doğrulanmış, askerlerin geri çekilmesi için gerekli şartların neler olduğu onaylanmış, adada iki toplumun varlığı ve Türklerin özerkliği kabul edilmiş ve bu sayede Türkiye açısından önemli bir diplomatik zafer elde edilmiştir (Tuncer, 2012). 8 Ağustos 1974’te ise İkinci Cenevre Konferansı başlamış fakat 14 Ağustos sabahına kadar herhangi bir olumlu sonuç elde edilememesi üzerine konferans dağılmış ve bunun üzerine, ara verilen Kıbrıs Barış Harekâtı’na devam edilmesi kararı alınmıştır (Apuhan, 2024).
Türk birlikleri, birinci harekâtın sonunda, kontrol altına alınması planlanan üçgen bölgede sıkışmış hâlde bulunmaktaydı. Rum ve Yunan birlikleri ise söz konusu alanı çevreleyerek Türk birliklerini kuşatmaya çalışmaktaydı. Timbu Havaalanı (Ercan Havaalanı), Paşaköy ve Mağusa yönünde saldırıya geçip Mağusa’yı kontrol altına alarak Kuzey Kıbrıs’ın tüm doğu kesimini ele geçirmeyi hedefleyen Türk ordusu harekete geçmiş; 14 Ağustos 1974 sabahının erken saatlerinde havalanan Türk savaş uçakları Türk birliklerini çevreleyen düşman unsurlarını vurarak dağıtmış, devamında yapılan topçu atışlarının ardından hücuma kalkan Türk askerleri düşman mevzilerine dalmış, düşman hattının yarılmasıyla birlikte tanklar da ileri atılmış ve Timbu Havaalanı ele geçirilmiştir (Kundakçı, 2020). Timbu Havaalanı’nı ele geçiren Türk ordusu, Gaziköy’e geçip burada bir miktar kuvvet bıraktıktan sonra Paşaköy’e ulaşmıştır (Kundakçı, 2020).
Kıbrıs’ın talihi tersine dönmüştü: Hor görülüp baskı altına alınan ve katledilen Türkler, Rumları ve Yunanları önüne katarak ilerliyordu. Kurmay Albay Hayri Ürdil’in bulunduğu 14. Piyade Alayı tarafından saat 10.15’te Kara Tepe ele geçirilmiş ve tepenin ele geçirilmesini takiben Bora Özel Görev Kuvveti de harekete geçerek saat 13.40’ta Serdarlı sancağına ulaşmış, Çakmak Özel Görev Kuvveti de Tuğgeneral Süleyman Tuncer komutasında kıyı boyunca ilerleyerek önce Arapköy ve Gözüböyük’ü ele geçirmiş ve akşama doğru Esentepe’yi de kontrol altına almış, Kıbrıs Türk Kuvvetleri Alayı ise saat 16.00’da Bayrak Tepe’yi ele geçirmiştir (Kundakçı, 2020).
Harekât ertesi günü, 15 Ağustos 1974 sabahının erken saatlerinde, kaldığı yerden devam etmiştir. Saat 13.00’e gelindiğinde Bora Özel Görev Kuvveti Mağusa’nın Boğaz ilçesine varıp kontrolü eline almış, 28. Mekanize Piyade Tümeni’nin Mağusa’yı ele geçirmesiyle birlikte de adanın doğusundaki hedefe ulaşılmıştır (Kundakçı, 2020).
Adanın doğusunda kontrolün sağlanmasının ardından, sıra batıdaki bölgelere gelmişti. Türk savaş uçaklarının saat 13.00’te başlattığı yumuşatma harekâtının ardından, Türk ordusu saat 13.30’da harekete geçmiş fakat hızlı başlayan saldırı, yolların mayınlı ve engellerle kaplı olması nedeniyle yavaşlamış ancak ertesi günü, 16 Ağustos 1974’te harekete geçen komandolar tarafından saat 11.00’de Güzelyurt, saat 14.45’te Gaziveren, saat 16.30’da Lefke, saat 19.00’da da Yeşilırmak ele geçirilmiştir (Kundakçı, 2020).
14 Ağustos 1974, saat 05.30’da başlayıp BM Güvenlik Konseyi tarafından alınan 360 sayılı karar uyarınca ilan edilen ateşkesle 16 Ağustos 1974, saat 19.00’da sona eren ikinci harekât neticesinde, Kıbrıs Barış Harekâtı kapsamında tüm hedeflere ulaşılarak harekât noktalanmış ve “Magosa-Lefkoşa-Lefke” çizgisine ulaşılarak adanın %38’i Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından kontrol altına alınmıştır (Apuhan, 2024).
Harekâtın ardından derin bir nefes alan Kıbrıslı Türkler, 13 Şubat 1975’te Kıbrıs Türk Federe Devleti’ni kurmuş ve devletin ilk başkanı da Rauf Denktaş olmuştur. Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin kurulmasının ardından adadaki iki toplum arasında görüşmeler yapılmış hatta Rauf Denktaş tarafından iki toplumlu federal bir devletin kurulması savunulmuş fakat Rumların uzlaşmaz tutumu nedeniyle görüşmelerin sonuçsuz kalması ve uluslararası arenada Kıbrıslı Türklerin aleyhinde kararlar alınması yönündeki çabaları nedeniyle, Kıbrıs Türkleri tarafından bağımsızlık kararı alınarak 15 Kasım 1983’te Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kuruluşu ilan edilmiştir (Apuhan, 2024).
Kaynaklar
Apuhan, F. (2024). 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı. İlâhiyât Yayınları.
Başara, L. ve Güvenç, S. (2022). Kıbrıs İçin Havalandılar “G-Günü”. Kronik Yayınları.
Başara, L. ve Güvenç, S. (2024). Çelik Kanatlar Kıbrıs Üzerinde (2. Baskı). Kronik Yayınları.
Gürel, Ş. S. (2020). Kıbrıs Tarihi. İmge Kitabevi Yayınları.
Kundakçı, H. (2020). Kıbrıs’ta Barış İçin Savaş. Kaynak Yayınları.
Metin, H. (2022). Kıbrıs Tarihine Toplu Bir Bakış (3. Baskı). Kaynak Yayınları.
Tuncer, H. (2012). Kıbrıs Sarmalı (2. Baskı). Kaynak Yayınları.



